17 Mart 2007

"Biz" yollarımızı bile düz bir şekilde inşaa edemiyoruz. Uzun zamandır şehrimin yolları ve semt tasarımlarına bakıyorum ve tüm semtlerin ortak özelliği olarak gözüme çarpan yamuk yumuk olmaları. Bu sadece mimari de yeteneksiz olmamızla alakalı değil bence. Bu konunun, hayatı algılayışımız ve yaşam pratiklerimizle de ilintili olabilecek yönleri var. Hayatımızı hep acele yaşıyoruz. Acele karar verip uyguluyoruz ve kararlarımızın sonuçlarını da acelece bekliyoruz. İstediğimiz gibi sonuçlanacak durumları beklemeye tahammülüz yok ve sistemden ziyade sonuca odaklanmış durumdayız. Çok basit bir gerçek olan, sürekli sonuç almak için tutarlı bir sistemimizin olması gerekliliğini kavrayamıyoruz. Balık tutmayı öğrenmekle alakamız yok, balığa herhangi bir şekilde ama en kısa zamanda ulaşmak önemli. Halbuki, biraz bekliyerek uzun zamanda sadece balık değil ama balıklar tutmak mümkün.
Yalnız asıl vurgu yapmak istediğim nokta aceleciliğimizin eitk değerlerimizde neden olduğu erozyon. Sadece ne pahasına olursa olsun sonuç odaklılık toplumumuz tarafından kabul gören bir eğilim oldu. Artık hayatını adadıkları uzmanlık dalında söyleyecek sözleri olanlardan ziyade, kısa zamanda ve çoğu o anki şartların sayesinde "başarı"yı yakalamış kişilerin sözleri dinlenir oldu. "Genç ve başarılı" makbul ama başarı kriterleri ve neye göre başarı bu belli değil. Mesela, bu yolların böyle yamuk yapılması kimsenin umurunda değilken bunu yamuk yapan kişi muhtemelen kısa zaman sonra kazandığı para ile "başarılı" olarak algılanacak ve heryerde ahkâm kesmeye başlayacaktır.
Peki "biz"e ne olduda bu kadar sığlaştık? "Neden"ler üstüne kafa yormayı bıraktık. Kısa zamanda herhangi bir alanda, taraflı tarafsız herkesi şaşırtan adetâ mucivezi başarılara imza atanlar aramızdan çıkabiliyorken, bu başarılar neden bir anlık parıltıdan öteye geçemiyor ve aydınlıkları sürekli olamıyor? Dünya tarihinin en düzenli ve bir o kadarda kompleks sistemi ve hayat tarzından nasıl oldu da bu tek hücreli hayat tarzına indirgendik?

08 Mart 2007

"Biz" bu blogun konusu. Ama blogun sahibi olarak ben, mevcut "biz"i mi tarif etme gayretindeyim yoksa parçası olmayı hayal ettiğim "biz"i mi bundan emin değilim artık? Sanırım ikisinden de biraz var.
Geçmiş yazılırımı da okuyorum zaman zaman. Öfkeyle yazılmış satırlar olduğu kadar salt mantıkla yazılanlar da var. Acaba okuyan kişiler kendilerinden ne bulacaklar bu satırlarda? Sanırım, hiçbir şey bulamayacaklar. Öyle ki; bu blogu yazıyor olmam dahi bir Don Kişot'luk başlı başına. Kendim ve "biz" ile olan kavgamı yine "biz" ile paylaşmanın, Don Kişot'un yel değirmenlerine saldırmasından farklı yönü nedir ki? Bir kahramanlık değil bu ya da aptallık. Sadece kütleye bir çivi çakma kaygısı. Bir beklenti peşinde ya da psikolojik rahatlama gayesinde de değilim. İnsanların duymak istemediklerini söylemekte gerekli bazen. Duymak, düşünmek ve hatta hissetmek istemesekte; var olan durumlar üstüne kafa yormak belki de yapmamız gereken ilk şey. Hayatın rutinlerine takılmak ve ikbalimize kilitlenmekle, cedlerimizin "biz"den çaldığı geleceği torunlarımıza nasıl verebiliriz? Atalarımıza etmediğimiz küfür yokken torunlarımızın "biz"e küfür etmemelerini sağlamak için bir gayret göstermemiz gerekmez mi?
Herkes benim gibi düşünmek zorunda değildir. Hatta hiç kimse benim gibi düşünmesin. Ama mutlaka düşünsün! Düşünmenin T.V'de dizi izlemekten daha zor olduğu bir gerçek fakat, çocuklarımıza onların hayatta kalması için gereken yiyecek, giyecek ve eğitimi sağlamak nasıl boynumuza borç ise, onlara bırakacağımız dünyanın inşaası için gerekli fikri altyapıyı kurmakta borçtur. Yoksa şu an "biz"im gibi parya olmaktan öteye gidemezler.
Çocuklarına, kendi ailelerinden miras aldıklarından daha iyi bir gelecek bırakmak isteyenlere selamlar olsun !