31 Ekim 2007

"Biz", şahsımıza munhasır bir kütleyiz. Büyük projelerin hedefi olmak ve projeleri bozmak sanki tarih tarafından bize biçilmiş bir görev. Tüm aksaklıklarımız ve zaaflarımız bir yana, "biz"i "biz" yapan en önemli öğe farklılıklarımızı gerçek bir zenginlik olarak özümsemiş olmamız.
Maalesef, bu farklılıklarımızı eskisi kadar sahiplenebiliyor muyuz ondan emin değilim. Tüm bu hengâme hepimize bunu da gösterecek. Yani, "biz" ne kadar eski "biz"iz? "Biz"i "biz" yapan değerlerin ne kadarı kaldı, ne kadarını unuttuk ya da kayıp ettik?
Herşeyde bir hayır vardır ve geçirilen şu dönemde ki hayır, acaba "biz"im özümüze olan dönüşümüzün katalizörü olacak olması mı?
Yaşayacağız ve göreceğiz...

24 Eylül 2007

"Biz", artık çekirdek aileler şeklinde yaşıyoruz. Hatta aileleri bir kenara bırakırsak yalnız çekirdek olarak yaşıyoruz. Zira, ne aile eski aile, ne de "biz" eski biziz. Herşeyimizle birlikte ailemizde değişiyor. Ailemizi çekirdekleştirdikçe ilerleyeceğini düşündüğümüz toplumsal yapımız, şu anda acaba kaçımızı tatmin eder nitelikte?
Şekilden ibaret değişiklikler yapmaya önce ailemizden başlamıştık. Garb'ın hayat pratiklerini şeklen kopyalamak belki kendimizi iyi hissettirecekti ve belki de bir gün onlar kadar ileriye gidebilecektik. Hayat pratiklerinin kopyalanması en kolay yönü ise ailemizdi. Ne de olsa elimizin altındaydı. Hikâye böyle başlamıştı. Ama şu an, bir düş olarak başlayan şey kâbusa döndü. Kim olduğumuzu unutmamızın temelini ailemizin olmayışı oluşturuyor. Bir aile çekirdek olursa ailemidir gerçekten? Ya da çekirdek ise ne kadar ailedir?
Toplumlar küçüldükçe kuvvetten düşmezler mi? En kolay yönetilenlerde o küçükler değil midir? Halbu ki; "biz" bilerek ve isteyerek moleküllerimize ayrıldık ve bu süreç devam ediyor. Bizzat ben bile teorik olarak karşı olduğum bu ayrışmanın pratikte uygulayıcısı olmaktayım.
Kendini bir yerlere ait hissetmek insanın doğasında vardır ve insan kendini ailesinden daha fazla nereye ait hissedebilir ki?
Aksi keşke mümkün olsa o zaman ütopyalarda ki toplumlar oluşturulabilirdi...

30 Ağustos 2007

"Biz" aynada kendimize bakmayı bile bilmiyoruz. Daha doğrusu nasıl bakmamız gerektiğini unuttuk/unutturdular. Kendimizle bir türlü barışamıyoruz. Çünkü aynalara küstük.
Kendimizi değerlendirirken bile, Batının referansları ile değerlendiriyoruz. Kendimizi okumayı, tanımayı unutmuşuz. Birkaç yüzyıl önce icad edilen, adına sosyal bilim denilen kavramlar bütünü ile ve bu kavramlara kendimizi sığdırmaya çalışarak bir yerlere varmak gibi bir uğraşımız var. Sanki, köksüz bir Afrika kabilesiyiz.
En az bunun kadar vâhim olan, yanıbaşımızdakilerden o kadar uzağız ki onlardan Batı olmazsa haberdar bile olamayacağız. Yüzyıllarca teşrik-i mesai ettiğimiz, bu halklarla aramıza ne girdi? "Biz" niye bu kadar içe kapandık?
Bunların cevaplarını bulmak asıl itibari ile uğraştığımız tüm günlük angaryalardan önemli olmalı. Kendimizle barışmanın yoluda yine dışarıdakilerle nasıl geçindiğimizle doğrudan irtibatlı. Binlerce Batı dillerine vakıf insan varken, yeterince Arapça, Farsça, Rusça, İbranice bilen kimsemizin olmayışının bize neler kayıp ettirdiğini bir anlayabilsek !
"Biz", aslında birbirimize benzeyen bir kütleyiz. Hep homejen olmadığımızdan, çok kültürlülüğümüzden, çok dinliliğimizden ya da çok dilliğimizden dem vuruyoruz ama aslında birbirimize o kadar benziyoruz ki; şaşırmamak mümkün değil. Aslında hayatı hepimiz aynı şekilde algılıyoruz: korkularımız ile !
Tâbii buna, birbirimizi "öteki" diye adlandırmayıda ekleyebiliriz. Tarihi bir kaç yüzyılı geçmeyenler dahi homojen birliktelikten bahsederken, binlerce yıldır aynı kaderi paylaşan "biz" ne yapıyoruz? Bu kadar mı zor beraber yaşamak? Paylaşılamayan nedir? Birimize bir şey olduğunda, diğerleri bundan kârlı mı çıkacak sanıyorlar? Hâlbuki çok basit bir gerçek var ve bu gerçek kendini o kadar tekerrür etti ki, anlamamak için ya ahmak ya da bunak olmak lazım. Bu gerçek şu: Hepimiz aynı gemideyiz ve birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için !

14 Temmuz 2007

"Biz", herşeyi biliyoruz. O kadar ki; yorum yapmadığımız hiç bir konu yok. Halbuki, yaptığımız yorumların tek dinleyicisi de yine kendimiziz. Niye birbirimiz dinleyelim ki?
Kaç kişi fikrini bir bilgi kırıntısına dayandırıyor? Fikri dinlemek zorunda kalan zavallı ise zaten bir bilgi ve irfana dayanmayan bu yorumları da kulak ardı ediyor (haklı olarak). Keşke susabilsek. Sadece dinlesek ama içimizdeki sesten başkasını değil. Kendimizi ifade etmek için kelimeleri bu kadar yıpratmasak...Düşünsek ve düşündüğümüz gibi yaşamaya gayret etsek...Bir lisan-ı halimiz olsa...
Korkuyor muyuz acaba? Kelimeler olmadan, hâl dili yeterli olmayacak mı "biz"i, "biz"e anlatmaya. Ama niye fark etmiyoruz! İhtiyacımız olan konuşarak anlatanlar değil yaşayarak anlatanlar.
Sadece bir uğultu, bir keşmekeş şu anki halimiz. Düşünmeyi ve sonrada, dinlemeyi öğrenmeden de daha iyiye gitme imkanımız olmayacak sanki !

14 Haziran 2007

“Biz”, kahraman(lar)ımızı bekliyoruz. Bundan önce bir yerlere ulaşmamızı sağlayan o üstün kişilerin, yine gelmesi ve “biz”i aydınlık, mutlu, müreffeh geleceğe taşımasını umuyoruz. Nasıl olsa, bir gün kahramanlarımız gelecek. Daha önce ne zaman sıkışsak ortaya çıktıkları gibi ortaya çıkıp “biz”i kurtaracaklar. Tıpkı Ergenekon’da, Malazgirt’te ve 1920’ler de olduğu gibi. Üstünde düşünüldüğün de örnekler arttırılabilir de.
Peki, basit insanlar olarak “biz”im üstümüze düşen hiç mi bir görev yok? O “kahraman”ların yetiştiği çevreyi yaratmak mesela. Onların hayat bulacakları maddi ve manevi iklimi şekillendirmek hiç mi sorumluluğumuz değil. Kollarımızı birbirine kavuşturarak ve bağdaş kurarak mı beklemeliyiz kahramanları?
Hatta niçin üstün kahramanlara ihtiyaç duyuyoruz? O kadar mı aciziz? Birey olarak birlikteliğimiz sayesinde beklentilerimize ulaşamaz mıyız? Kişilere bağlı olmaktan kurtulmak ve kurumların ön plana çıktığı bir yapı kurmak bu kadar mı zor?

Ama bu tür soruların cevabı için sanırım “biz kimiz” sorusuna cevap vermek gerekiyor. Sahi “biz” kimdik?

06 Haziran 2007

"Biz"i anlamak için aslında önce "ben"i anlamamız gerektiğini gördüm. "Biz", biz olamıyoruz kendimizi anlayamadıktan sonra ve insan ne kadar çok kendi iç dünyasında derin yolculuklara cesaret ederse o kadar özgürleşiyor ve içinde bulunduğu durumu nesnel olarak değerlendirebiliyor. "Ben" olarak cevaplarını vermemiz gereken soruların başını boş bıraktığımız sürece, "biz kimiz" sorusu uzun süre bu blogun gündemi olarak kalacaktır. Maalesef, "biz kimiz" sorusuna konsensüse varılmış şekilde cevap bulamadığımız sürece de hasretini çektiğimiz dünyaya ulaşamayacağız.
Kendi kendimizi anlayamadığımız için kendimizi anlatamıyoruz ve dahası birbirimizle anlaşamıyoruz . Sonuçta da anlaşılmamaktan/yalnızlıktan şikayet ediyoruz. Halbuki; sorunumuz anlaşılmamak mı anlatamamak mı? Cevabından korkamadan ve tarafgirane olmayan bir şekilde bu soruya cevabınız ne olurdu?
Belki ukalalık belki Don Kişot'luk bu soruları sormak. Ama soran çıkmayınca birileri bu görevi üstlenmeli diye düşündüm. Durumdan vazife çıkarmak benimkisi. Dayanamadığım ise; insanların bu soruları yok farz ederek yaşamaları. Ufak şeylerle mutlu olmaları ve hapsedildiğimiz şu küçücük toprak parçasını yeter görmeleri. Halbuki, çok değil bir kaç asır evvel hedef dünya idi...

Peki "biz" şu an kimiz ve "biz"e ne oldu?

27 Nisan 2007

"Biz" artık dönülmez akşamın ufkundayız. Bir şarkının çok bilinen sözleri sanırım şu andaki ekonomik, sosyal ve politik dönüşümümüzün en güzel tasviri olacaktır. Son dönemlerde, bütün negatif tavır ve hayat tarzımıza karşın (kendimizden kaynaklandığı düşünmediğim) bir dönüşümün olduğu ve şaşırtıcı şekilde bu dönüşümün pozitif yönde gelişmesidir. Klasik olarak şimdiye kadar şikayet ettiğimin dışında giderek dışa açılıyoruz, birbirimizle olan kavgalarımızı da sağduyu ile büyümeden önleyebiliyoruz. Neden böyle olduğuna dair bir sürü fikir var ortalıkta ama ben sadece sonucu tek kelime ile değerlendiriyom :

NORMALleşiyoruz !

17 Mart 2007

"Biz" yollarımızı bile düz bir şekilde inşaa edemiyoruz. Uzun zamandır şehrimin yolları ve semt tasarımlarına bakıyorum ve tüm semtlerin ortak özelliği olarak gözüme çarpan yamuk yumuk olmaları. Bu sadece mimari de yeteneksiz olmamızla alakalı değil bence. Bu konunun, hayatı algılayışımız ve yaşam pratiklerimizle de ilintili olabilecek yönleri var. Hayatımızı hep acele yaşıyoruz. Acele karar verip uyguluyoruz ve kararlarımızın sonuçlarını da acelece bekliyoruz. İstediğimiz gibi sonuçlanacak durumları beklemeye tahammülüz yok ve sistemden ziyade sonuca odaklanmış durumdayız. Çok basit bir gerçek olan, sürekli sonuç almak için tutarlı bir sistemimizin olması gerekliliğini kavrayamıyoruz. Balık tutmayı öğrenmekle alakamız yok, balığa herhangi bir şekilde ama en kısa zamanda ulaşmak önemli. Halbuki, biraz bekliyerek uzun zamanda sadece balık değil ama balıklar tutmak mümkün.
Yalnız asıl vurgu yapmak istediğim nokta aceleciliğimizin eitk değerlerimizde neden olduğu erozyon. Sadece ne pahasına olursa olsun sonuç odaklılık toplumumuz tarafından kabul gören bir eğilim oldu. Artık hayatını adadıkları uzmanlık dalında söyleyecek sözleri olanlardan ziyade, kısa zamanda ve çoğu o anki şartların sayesinde "başarı"yı yakalamış kişilerin sözleri dinlenir oldu. "Genç ve başarılı" makbul ama başarı kriterleri ve neye göre başarı bu belli değil. Mesela, bu yolların böyle yamuk yapılması kimsenin umurunda değilken bunu yamuk yapan kişi muhtemelen kısa zaman sonra kazandığı para ile "başarılı" olarak algılanacak ve heryerde ahkâm kesmeye başlayacaktır.
Peki "biz"e ne olduda bu kadar sığlaştık? "Neden"ler üstüne kafa yormayı bıraktık. Kısa zamanda herhangi bir alanda, taraflı tarafsız herkesi şaşırtan adetâ mucivezi başarılara imza atanlar aramızdan çıkabiliyorken, bu başarılar neden bir anlık parıltıdan öteye geçemiyor ve aydınlıkları sürekli olamıyor? Dünya tarihinin en düzenli ve bir o kadarda kompleks sistemi ve hayat tarzından nasıl oldu da bu tek hücreli hayat tarzına indirgendik?

08 Mart 2007

"Biz" bu blogun konusu. Ama blogun sahibi olarak ben, mevcut "biz"i mi tarif etme gayretindeyim yoksa parçası olmayı hayal ettiğim "biz"i mi bundan emin değilim artık? Sanırım ikisinden de biraz var.
Geçmiş yazılırımı da okuyorum zaman zaman. Öfkeyle yazılmış satırlar olduğu kadar salt mantıkla yazılanlar da var. Acaba okuyan kişiler kendilerinden ne bulacaklar bu satırlarda? Sanırım, hiçbir şey bulamayacaklar. Öyle ki; bu blogu yazıyor olmam dahi bir Don Kişot'luk başlı başına. Kendim ve "biz" ile olan kavgamı yine "biz" ile paylaşmanın, Don Kişot'un yel değirmenlerine saldırmasından farklı yönü nedir ki? Bir kahramanlık değil bu ya da aptallık. Sadece kütleye bir çivi çakma kaygısı. Bir beklenti peşinde ya da psikolojik rahatlama gayesinde de değilim. İnsanların duymak istemediklerini söylemekte gerekli bazen. Duymak, düşünmek ve hatta hissetmek istemesekte; var olan durumlar üstüne kafa yormak belki de yapmamız gereken ilk şey. Hayatın rutinlerine takılmak ve ikbalimize kilitlenmekle, cedlerimizin "biz"den çaldığı geleceği torunlarımıza nasıl verebiliriz? Atalarımıza etmediğimiz küfür yokken torunlarımızın "biz"e küfür etmemelerini sağlamak için bir gayret göstermemiz gerekmez mi?
Herkes benim gibi düşünmek zorunda değildir. Hatta hiç kimse benim gibi düşünmesin. Ama mutlaka düşünsün! Düşünmenin T.V'de dizi izlemekten daha zor olduğu bir gerçek fakat, çocuklarımıza onların hayatta kalması için gereken yiyecek, giyecek ve eğitimi sağlamak nasıl boynumuza borç ise, onlara bırakacağımız dünyanın inşaası için gerekli fikri altyapıyı kurmakta borçtur. Yoksa şu an "biz"im gibi parya olmaktan öteye gidemezler.
Çocuklarına, kendi ailelerinden miras aldıklarından daha iyi bir gelecek bırakmak isteyenlere selamlar olsun !

03 Şubat 2007

"Biz" kendimizle yüzleşmeye korkuyoruz. Yüzleşmenin sonucunda kayıp ettiklerimizin neler olduğunu görmekten ise daha çok korkuyoruz. O yüzden tali nedenlerle, yüzleşmeyi hep erteliyoruz. Bu da, kayıp ettiklerimizin katlanmasına neden oluyor. Eskilerin deyişiyle, fasit daire (kısır döngü)ye sıkışıp kaldık.
Tabii ki, bundan kurtulmanın yolu/yolları var. Fakat, bu yolların işe yaraması için ihtiyacımız olan irade ve cesaret var mı? Bu soru, belki de tarihimiz boyunca karşılaştığımız en ciddi sorudur. Unutulmaması gereken çok önemli konu, şu an cihana hakim olan dünya görüşünün, hakimiyetimizi kırıp mevcut durumlarına gelmesi esnasında çektiği sıkıntının en az aynısını çekmeden, bu devranın lehimize dönmeyeceğidir. İlahi irade, dünyayı yaratırken ortaya koyduğu kurallar bunu gerektirmektedir. Tarihin "biz"e verdiği ip ucuna göre, büyük devran dönüşlerinde dönüşümün şafağı büyük entellekütel brikimler sayesinde başlamaktadır.
Şu an, naçizane kapasitemle gördüğüm kadar ile "biz", bu şafağın ilk anlarını yaşıyoruz ve sancılarını çekiyoruz. Entellektüel birikimimiz belli seviyeye ulaştığında artık gün ağıracak ve zaman bizim zamanımız olacaktır.
Bu noktada ihtiyaç olan, günün daha çabuk ağırması için bu tefekkür ufkuna kendi rengimizle nasıl katkı yapacağımızı bulmaktır.