"Biz"im kat'iyetle ve aciliyetle yeni bir tarih anlayışına ihtiyacımız var. Tüm tarihimizi baştan yazmalı ve yazarken, tarihi figürlere olmaları gerektiği kadar, ne az ne de çok, yer vermeliyiz.
Bahsettiğim tarih yazıcılığı sadece olayların kronolojilerini tespiti ve aydınlatılması değil. Baştan aşağıya ve tarih kavramından başlayarak yeni tanımların yapılması, tarihi figürlerin ve kahramanların potreleri hem fiziksel hem de ruhsal olarak çizilmesi, bunların da insan olduklarını unutmadan değerlendirilmesidir.
Bazı figürlere kutsiyet atfedilmesi, bazılarına kurtarıcılık bazılarına da hiyanet yakıştırılması haklı bile olunsa yersiz bir tarih anlayışı. Bunun yerine determinist mantıkla tarihi süzmek, ders almak ve bilinçlenmek gerekir. Kendimizle barışmamızın ilk adımı budur.
Tarihi yazmakla eş zamanlı olarak ele alınması gereken diğer konu ise bunun öğretilmesidir. Ne Hun'lar Selçuklulardan daha önemlidir, ne de Osmanlının 16. yüzyıl tarihi 19. yüzyıl tarihinden... Bunun bilincinde bir öğretiyi sahiplenmek elzemdir.
İlave olarak, tarihi modern enstrümanlarla (romanlar, filmler, çizgi filmler, web sayfları vb.) işleyerek ve öğrenilmesi kolay forma sokarak bir ideolojik araç gibi kullanmalı ve toplumu orjinaline göre (yani kapitalist evriminden ve homojenleştirme girişiminden öncesi) yeniden inşaâ etmeliyiz. Bu hiç kuşkusuz bir restrasyon hareketi olacaktır ve "biz"im ihtiyacımız olanda bu restrasyonun ta kendisidir.
23 Aralık 2008
05 Aralık 2008
"Biz"im, kendimizi ne kadar çok önemsediğimizi gördüğümde dehşete düşüyorum. Sanki, tüm dünya etrafımızda dönüyor. Sanki, sadece "biz" varız ve diğer bütün şeyler "biz"im için var oldu. Kendimizi düşünmekten başka hiçbir şey düşünemiyoruz ve sonuçta da içimize kapanıyoruz. Tüm enerjimizi küçücük sorunlarımızı büyütmek için harcıyoruz. Halbuki, enerjimizi çözüm için harcasak herşey farklı olmaz mı?
"Biz", fark yaratmak için sıradanlığımızın ve dolayısıyla acziyetimizin farkına varmamız gerekiyor. Ne zaman, "biz" çevremizle barışır, kendimizden başka birbirimiz üstüne düşünmeye başlar ve enerjimizi sorunları tanımaya/çözmeye yönlendirirsek herşey büyük bir hızla değiştiğini göreceğiz ve muhtemelen bu olumlu değişime kendimiz bile inanamayacağız.
Ha gayret !
"Biz", fark yaratmak için sıradanlığımızın ve dolayısıyla acziyetimizin farkına varmamız gerekiyor. Ne zaman, "biz" çevremizle barışır, kendimizden başka birbirimiz üstüne düşünmeye başlar ve enerjimizi sorunları tanımaya/çözmeye yönlendirirsek herşey büyük bir hızla değiştiğini göreceğiz ve muhtemelen bu olumlu değişime kendimiz bile inanamayacağız.
Ha gayret !
20 Kasım 2008
"Biz"im içimizin boşalmasının nedenlerine eğilmemiz lazım. Neden ruhsuz olduk? Neden yalnızlaştık?Neden kendimize güvenimiz yok?Neden korkularımız heyecanlarımızın önünde? Neden? Neden? Neden?
Bu sorulara tek tek birey olarak cevap bulmak kadar, toplumun bilincinde yer edecek cevapların bulunması da gerekmektedir. Birkaç yüzyıllık buhran hafızamızı zedeledi ama genlerimizi henüz bozmadı. Genlerimizin bozulmasından önce ivedilikle bu sorunların üstesinden gelip, geleceği inşâa etmemiz gerekmektedir.
Talihinde "biz"den yana olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki dönem, belki tekrar büyük tarihi kırılmalarda rol alma fırsatı "biz"e sunacak. Üstümüze düşün, bu fırsatı değerlendirmeye hazırlanmaktır.
Gün, o gündür.
Bu sorulara tek tek birey olarak cevap bulmak kadar, toplumun bilincinde yer edecek cevapların bulunması da gerekmektedir. Birkaç yüzyıllık buhran hafızamızı zedeledi ama genlerimizi henüz bozmadı. Genlerimizin bozulmasından önce ivedilikle bu sorunların üstesinden gelip, geleceği inşâa etmemiz gerekmektedir.
Talihinde "biz"den yana olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki dönem, belki tekrar büyük tarihi kırılmalarda rol alma fırsatı "biz"e sunacak. Üstümüze düşün, bu fırsatı değerlendirmeye hazırlanmaktır.
Gün, o gündür.
30 Ekim 2008
"Biz" kuşlar gibi özgürdük. Özgürlüğümüzü dünya aleme haykırmak için savaşlar verdik. Canımız dahi özgürlüğümüz kadar kıymetli değildi. Sanatta, edebiyatta, mimaride belki dünyaya şekil veremedik ama şekil vereceklere iklim verdik. Barış, huzur ve güven iklimi.
Şimdi o iklime her zamankinden çok ihtiyaç var ve bizde arızalarımızdan yavaş yavaş kurtuluyoruz. Artık gün mehmetçiğin günü. Onun sağladığı adâlete ve huzura muhtaç insanlar daha fazla beklemek zorunda değil. Sadece, yapılacak tek birşey kaldı.
Kendimizle ve tarihimizle barışmak.
Şimdi o iklime her zamankinden çok ihtiyaç var ve bizde arızalarımızdan yavaş yavaş kurtuluyoruz. Artık gün mehmetçiğin günü. Onun sağladığı adâlete ve huzura muhtaç insanlar daha fazla beklemek zorunda değil. Sadece, yapılacak tek birşey kaldı.
Kendimizle ve tarihimizle barışmak.
21 Eylül 2008
"Biz" geleceğe dair umutlarımızı tekrardan yeşerteceğiz. Yeşertmek zorundayız. Kimi zaman, en büyük mutsuzluk kaynağı kimi zaman ab-ı hayat olan umut bu sefer "biz"im için olmassa olmaz bir konu.
Gelecekte var olabilmek için, kendimizi hazırlamak ve geleceğin gereklerini yerine getirmek zorundayız. "Biz"e biçtiğim vazife sadece kendi kendimizle alakalı değil. Tüm insanlığın kaderine direkt etki edecek yetenekte bir topluluğuz. Ne zaman gelecek artık "biz"im olmadı o zaman sahneye başka oyuncular çıktı. Ama sahne aynı sahne, roller ve replikler aynı roller ve replikler. Sahneyse bize ait. Her zaman olduğu gibi. Çeşitli rahatsızlıklarımızdan dolayı bir süre ayrı kalmamız bu gerçeği değiştirmez.
Tek ihtiyacımız olan, rolleri ve replikleri hatırlamamız. Çünkü, "biz" buyuz !
Gelecekte var olabilmek için, kendimizi hazırlamak ve geleceğin gereklerini yerine getirmek zorundayız. "Biz"e biçtiğim vazife sadece kendi kendimizle alakalı değil. Tüm insanlığın kaderine direkt etki edecek yetenekte bir topluluğuz. Ne zaman gelecek artık "biz"im olmadı o zaman sahneye başka oyuncular çıktı. Ama sahne aynı sahne, roller ve replikler aynı roller ve replikler. Sahneyse bize ait. Her zaman olduğu gibi. Çeşitli rahatsızlıklarımızdan dolayı bir süre ayrı kalmamız bu gerçeği değiştirmez.
Tek ihtiyacımız olan, rolleri ve replikleri hatırlamamız. Çünkü, "biz" buyuz !
11 Eylül 2008
"Biz" şuur dünyamızı uzun süredir rafa kaldırdık. Kendimizi kayıp etmemizin tarihi ile şuur dünyamızın rafta geçirdiği tarih arasında senkronizasyon olmasının nedenide bu.
Şuur nedir peki? Sözlük anlamını bir yana bırakacak olursak en yaygın tanımıyla insan ile hayvan arasındaki farktır. "Kendinin farkında olma bilinci" diye bir tanımı da ben ekleyeyim. Geçmiş ve geleceği algılayabilme bunun temelini oluşturur. Geçmişi bir hatıra ve tecrübe yumağı olarak görüp geleceği umut ve endişenin karışımı bir olgu olarak değerlendirmektir.
"Biz"de eksik olan da tam budur. Ne geçmişimizden ders almak ne de geleceğe umutla bakmak şu anda mümkündür. Ama yeni nesiller geçmişin hatırasını hayırla yâd ediyorlar ve "biz"im umudumuz da işte bu yeni nesiller olacak. Kendisiyle barışık, içinde bulunduğu dünyayı tanıyan, anlayan ve bu dünyanın parçası olan nesiller. Korkuyu unutmuş ve geleceği sadece kendileri için değil tüm insanlık için inşa edecek diğergâm insanlar.
Sadece yapmamız gereken bu nesillerin önündeki taşları kaldırmak, hareketlerini kabiliyetlerini arttıracak yollar inşa etmek ve hem fikren hem de zihnen gelişmelerini sağlamak.
"Biz"im görevimizde bu !
Şuur nedir peki? Sözlük anlamını bir yana bırakacak olursak en yaygın tanımıyla insan ile hayvan arasındaki farktır. "Kendinin farkında olma bilinci" diye bir tanımı da ben ekleyeyim. Geçmiş ve geleceği algılayabilme bunun temelini oluşturur. Geçmişi bir hatıra ve tecrübe yumağı olarak görüp geleceği umut ve endişenin karışımı bir olgu olarak değerlendirmektir.
"Biz"de eksik olan da tam budur. Ne geçmişimizden ders almak ne de geleceğe umutla bakmak şu anda mümkündür. Ama yeni nesiller geçmişin hatırasını hayırla yâd ediyorlar ve "biz"im umudumuz da işte bu yeni nesiller olacak. Kendisiyle barışık, içinde bulunduğu dünyayı tanıyan, anlayan ve bu dünyanın parçası olan nesiller. Korkuyu unutmuş ve geleceği sadece kendileri için değil tüm insanlık için inşa edecek diğergâm insanlar.
Sadece yapmamız gereken bu nesillerin önündeki taşları kaldırmak, hareketlerini kabiliyetlerini arttıracak yollar inşa etmek ve hem fikren hem de zihnen gelişmelerini sağlamak.
"Biz"im görevimizde bu !
09 Eylül 2008
"Biz" şuursuzlaştıkça zillete düşüyoruz ve zillete düştükçe şuurumuzu daha da kayıp ediyoruz. Tamamen bir kısır döngü.
Şuur insana bir yük olduğu gibi yaratılanların en yüce olmasının da nedenidir. Bu yükü ya da nimeti düzgün kullanmakta insanlar içinde aşağı tabaka mı yukarı tabaka mı olacağımızı belirleyen etkendir.
Peki "biz" neyiz? Aşağı tabaka mı yukarı tabaka mı?
Şuur insana bir yük olduğu gibi yaratılanların en yüce olmasının da nedenidir. Bu yükü ya da nimeti düzgün kullanmakta insanlar içinde aşağı tabaka mı yukarı tabaka mı olacağımızı belirleyen etkendir.
Peki "biz" neyiz? Aşağı tabaka mı yukarı tabaka mı?
15 Ağustos 2008
"Biz"im hayatla bağlarımızı gözden geçirmemiz lazım. Yaşamak ameliyesini sadece günlerini dünyada geçirmek şeklinde algılamak "biz"im tarzımız olmamalı. Eğer dünyaya gönderilmişsek daha önce yaptığımız gibi fark yaratmalı ve dünyada olduğumuza bu gezegeni paylaştığımız diğer insanlarında şükretmesini sağlamalıyız.
Bu "biz"e yüklenmiş hem ilahi hem de tarihi bir misyondur. Bu misyonu göz ardı ettiğimiz sürenin başını kuma gömmüş deve kuşu gibi geçirdiğimiz süre olarak kabul etmeli, geçmişimizle ve en önemliside kaderimizle barışmalıyız.
"Biz" unutmamalıyız ki, sadece kendimizden sorumlu olmadığımızın bilincine bir an önce varmak şart.
Çünkü "biz" buyuz. Tarih yapan, çağ açan, çağ kapayan ve asla göz ardı edilemeyecek bir toplum !
Bu "biz"e yüklenmiş hem ilahi hem de tarihi bir misyondur. Bu misyonu göz ardı ettiğimiz sürenin başını kuma gömmüş deve kuşu gibi geçirdiğimiz süre olarak kabul etmeli, geçmişimizle ve en önemliside kaderimizle barışmalıyız.
"Biz" unutmamalıyız ki, sadece kendimizden sorumlu olmadığımızın bilincine bir an önce varmak şart.
Çünkü "biz" buyuz. Tarih yapan, çağ açan, çağ kapayan ve asla göz ardı edilemeyecek bir toplum !
26 Temmuz 2008
"Biz" var ya bizzzzzzzzzzzzz...Yaza yaza bitiremediğim bir topluluğuz. Nerden baksan, hangi açıdan değerlendirsen bir garabet. Ne mental kapasitem ne de ruh-i kemâlatım mevcut durumu analiz etmeye yetmiyor. Kafa karışıklığımız hâd safhada. Geçmişinden kopmuş, geleceği olmayan ve günü birlik yaşan bir kütle olduk.
Ne zaman kabuğumuzu kıracak olsak kafamıza bir balyoz iniyor ve sinip tekrar kabuğumuza çekiliyoruz. Buna rağmen cesaretimizi toplayıp o kabuktan çıkmaya tekrar yeltenebiliyoruz. Bu durum çok ilgi çekici. Bunca, darpa maruz bırakılmış bir topluluk olarak halâ dışarı çıkma eğiliminde olmamız bile bir başarı hikâyesi.
Peki, eksik yaptığımız nedir? Tâbii ki, plansız, programsız ve nihâi amaçsız bir hareket güdüsü. Anlık kararlar ya da anlık refleksler...
Ne zaman kabuğumuzu kıracak olsak kafamıza bir balyoz iniyor ve sinip tekrar kabuğumuza çekiliyoruz. Buna rağmen cesaretimizi toplayıp o kabuktan çıkmaya tekrar yeltenebiliyoruz. Bu durum çok ilgi çekici. Bunca, darpa maruz bırakılmış bir topluluk olarak halâ dışarı çıkma eğiliminde olmamız bile bir başarı hikâyesi.
Peki, eksik yaptığımız nedir? Tâbii ki, plansız, programsız ve nihâi amaçsız bir hareket güdüsü. Anlık kararlar ya da anlık refleksler...
19 Haziran 2008
"Biz"im birbirimizi ne zaman anlamaya başlayacağımızı merak ediyorum. Konuşuyor olmak dialog kuruyor olmak değil. O kadar kolaylıkla kutuplaşabiliyoruz ki, ne kadar aynı zevklerimiz, aynı endişelerimiz, aynı sevinçlerimiz olduğunun farkına bile varamıyoruz?
Meselâ, birisi okulunu bitiriyor hem de derece ile. Ama bir kız çocuğu olduğu ve başını nedenini tam olarak anlayamadığımız bir nedenden örttüğü için hayatının en önemli gününde konuşma yapmasına hatta salonda bulunmasına izin vermiyoruz. Bu tartışmaya girecek ve taraf tutacak değilim. Sonu olmaz bir polemik konusu zaten. Beni tek ilgilendiren, o kız kendisine revâ görülen bu muamele sonrası ne hissettiği. Gencecik biri ve bir sürü hayali var. Okul sonrası yepyeni bir hayatı olacak. Ama bu yepyeni hayata nasıl başlıyor?
Peki, bu muameleyi bu gence revâ gören kişilerin hiç mi çoluk çocuğu yok? Ya onların evladı, herhangi bir nedenden dolayı böyle bir muameleye maruz kalsa, hem çocuğu hem de kendileri ne hissederdi?
Şimdilerde popüler olan ve empati denen kavrama eskiler diğergâmlık derlerdi. Diğerinin yerine kendini koyma ve diğeri için yaşama. İşte, "biz"im asla vazgeçmemiz gereken bu özelliğimiz artık yerini taasuba ve tahammülsüğe bıraktı. Hâlbuki, niye birbirimizden bu kadar korkuyoruz? Aynı dili konuştuğumuz halde neden birbirimizi anlamıyoruz?
Aslında bunun cevabını biliyorum. Her iki taraftan, bir avuç hırslı ve mevcut durumu kişisel iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullanan insanların varlığı bu durumu ortaya çıkarıyor. Bu insanların gözü kendi çıkarlarından başka birşeyi görmüyor ve bunlara empatiden bahsetmek çok manasız. Çünkü anlamayacaklar !
Meselâ, birisi okulunu bitiriyor hem de derece ile. Ama bir kız çocuğu olduğu ve başını nedenini tam olarak anlayamadığımız bir nedenden örttüğü için hayatının en önemli gününde konuşma yapmasına hatta salonda bulunmasına izin vermiyoruz. Bu tartışmaya girecek ve taraf tutacak değilim. Sonu olmaz bir polemik konusu zaten. Beni tek ilgilendiren, o kız kendisine revâ görülen bu muamele sonrası ne hissettiği. Gencecik biri ve bir sürü hayali var. Okul sonrası yepyeni bir hayatı olacak. Ama bu yepyeni hayata nasıl başlıyor?
Peki, bu muameleyi bu gence revâ gören kişilerin hiç mi çoluk çocuğu yok? Ya onların evladı, herhangi bir nedenden dolayı böyle bir muameleye maruz kalsa, hem çocuğu hem de kendileri ne hissederdi?
Şimdilerde popüler olan ve empati denen kavrama eskiler diğergâmlık derlerdi. Diğerinin yerine kendini koyma ve diğeri için yaşama. İşte, "biz"im asla vazgeçmemiz gereken bu özelliğimiz artık yerini taasuba ve tahammülsüğe bıraktı. Hâlbuki, niye birbirimizden bu kadar korkuyoruz? Aynı dili konuştuğumuz halde neden birbirimizi anlamıyoruz?
Aslında bunun cevabını biliyorum. Her iki taraftan, bir avuç hırslı ve mevcut durumu kişisel iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullanan insanların varlığı bu durumu ortaya çıkarıyor. Bu insanların gözü kendi çıkarlarından başka birşeyi görmüyor ve bunlara empatiden bahsetmek çok manasız. Çünkü anlamayacaklar !
27 Mayıs 2008
"Biz"im son birkaç neslimizin düşünce dünyası tarihte hiçbir benzeri olmayan bir asimilasyona maruz bırakıldı. Daha önce görülmemiş bazı teknolojik icatlar rutin hayatımızın parçası oldukça düşünce yapımız ve dünyayı algılayışımız değişti. Artık "biz" bizden öncekilerle aynı dünya da yaşamıyoruz. Kulaktan dolma olarak edindiğimiz ve uzun sürede gelen birçok bilgi artık hergün evlerimize anında ulaşıyor.Hayat pratiği ile idealize edilmiş olarak lanse edilen diğer dünya arasındaki farka maruz kalan genç bireyler ise tamamen bir çarpık kişiliğe büründü. Ruh dünyası ile tutkuları arasında bir tutarsızlık oluştu. Kendimize küçüklükten beri idealize edilen dünya ile etrafımızda gördüğümüz dünya arasındaki fark yüzünden neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamayacak orta bir dünyada yaşıyoruz artık. Düşünce dünyamız "biz"e ait değil artık. Ruhumuz ise kime ait değil belli değil. Sanki, "biz" orta Afrika'nın onsekizinci yüzyılında keşfedilmiş "ilkel" kabilesiyiz. "Biz"i "biz" yapan değerlerimiz artık hor görülen değerler ve ötekilerin getirdikleri ile temsil ettikleri ise ab-ı hayat.
"Biz" kimiz? Aslında bu sorunun kendimize soruyor olmamız bile vahim. Bu kadar süre sonra, gerekli olduğunu düşündüğüm bu sorunun aslında ne kadar vahim olduğunu fark etmem tam bir dram. Ruh dünyamızdan hareket ederek kendimizi tanımlamamız gerekliliği var iken, ruhumuzun aslında şeytanın elinde olduğunu fark edememem ise trajedi.
Kendimizi kayıp etmeden önce çocuklarımıza "biz"e ait olmayan değerlerin bu kadar kolay aşılanmasına bir an önce önlem almalıyız. Tabii, burada hemen akla başka bir hayati soru geliyor: Hangi değerler?
"Biz" kimiz? Aslında bu sorunun kendimize soruyor olmamız bile vahim. Bu kadar süre sonra, gerekli olduğunu düşündüğüm bu sorunun aslında ne kadar vahim olduğunu fark etmem tam bir dram. Ruh dünyamızdan hareket ederek kendimizi tanımlamamız gerekliliği var iken, ruhumuzun aslında şeytanın elinde olduğunu fark edememem ise trajedi.
Kendimizi kayıp etmeden önce çocuklarımıza "biz"e ait olmayan değerlerin bu kadar kolay aşılanmasına bir an önce önlem almalıyız. Tabii, burada hemen akla başka bir hayati soru geliyor: Hangi değerler?
07 Mayıs 2008
"Biz"im neden haritamız yok acaba? Bir sürü kişi ortalığa elinde bir harita ile "sözde şu devleti" "sözde bu devleti" diyerek propaganda yapıyor. "Biz" ise hep bu haritaları yalanlamak, lanetlemek ve kınamakla yetiniyoruz. Peki neden kendi iddiamızı ortaya koyamıyoruz? "Biz"im etki alanımız ve mefkûremiz yok mu? İddia da bulunacağımız topraklar yok mu? Bir dönemde bilinen dünyanın 1/3 ünü ve nüfusun yarısını yönetmiş bir toplum (millet kelimesini bilinçli olarak kullanmıyorum) bu kadar iddiasız olur mu? Misâk-ı milliye sıkışıp kalacak bir toplum muyuz?
O kadar iddiasızlaşmışız ki, Avrupa'nın en büyük 2. nüfusuna sahip olduğumuz halde tamamen göz ardı ediliyoruz. En basitinden, her hangi bir yabancı dil kitabında uyrukların ele alındığı bölümlerde Alman, İngiliz, İtalyan, ABD'li, Brezilyalı, Fransız, Japon, ve hatta Kübalı,Finli,Polonyalı,Yeni Zelendalı insanlar ve bayrakları varken neden hiç Türk olmaz? Dünyaca ünlü bir markanın ürünlerinin arasında bulunan bir çantanın üstünde uluslararası bayraklar varken Fildişi Sahili bayrağının olduğunu ama Türk bayrağının olmadığını görünce hem şaşırmış hem de kızmıştım. Daha sonra bu konuya daha dikkat etmeye başladım. Gittiğim her yerde benzer yaklaşımların olduğunu gördüm. Sayıca milyonlarla ifade edilen Türk nüfusunun bulunduğu ülkelerde dahi kendimizi "saydıramamışız". Hâlbuki, çok daha az nüfusu olanların etkinlikleri ve etkileri şaşılacak derecede. Bunun bir sürü nedeni vardır. Materyalist boyutta bu nedenleri açıklayabiliriz de.
Ama asıl hepsinin altında yatan neden kendi öz saygımızı yitirişimiz ve bunun nedeni olan kendimizi geçmişimizden soyutlamamız olduğuna her geçen gün daha fazla inanıyorum.
O kadar iddiasızlaşmışız ki, Avrupa'nın en büyük 2. nüfusuna sahip olduğumuz halde tamamen göz ardı ediliyoruz. En basitinden, her hangi bir yabancı dil kitabında uyrukların ele alındığı bölümlerde Alman, İngiliz, İtalyan, ABD'li, Brezilyalı, Fransız, Japon, ve hatta Kübalı,Finli,Polonyalı,Yeni Zelendalı insanlar ve bayrakları varken neden hiç Türk olmaz? Dünyaca ünlü bir markanın ürünlerinin arasında bulunan bir çantanın üstünde uluslararası bayraklar varken Fildişi Sahili bayrağının olduğunu ama Türk bayrağının olmadığını görünce hem şaşırmış hem de kızmıştım. Daha sonra bu konuya daha dikkat etmeye başladım. Gittiğim her yerde benzer yaklaşımların olduğunu gördüm. Sayıca milyonlarla ifade edilen Türk nüfusunun bulunduğu ülkelerde dahi kendimizi "saydıramamışız". Hâlbuki, çok daha az nüfusu olanların etkinlikleri ve etkileri şaşılacak derecede. Bunun bir sürü nedeni vardır. Materyalist boyutta bu nedenleri açıklayabiliriz de.
Ama asıl hepsinin altında yatan neden kendi öz saygımızı yitirişimiz ve bunun nedeni olan kendimizi geçmişimizden soyutlamamız olduğuna her geçen gün daha fazla inanıyorum.
23 Nisan 2008
"Biz"im yaşamımızı korkularımız yönlendiriyor. Ölüm korkusu, hastalık korkusu, terör korkusu, ekonomik kriz korkusu... Biraz daha özele inersem, sevgilimizin bizi terkedeceği korkusu, terfi edememe korkusu, müşterimizi kayıp edeceğimizin korkusu...
O kadar korkularla sarmaş dolaş olmuşuz ki, kendimizi korumaktan başka birşey yapamaz durumdayız. Benliğimiz ve zihnimiz kilitlenmiş halde. Bu durum "biz"i bizden öncekilerden ayıran en önemli özellik. Çünkü kayıp edecek şeylerimiz o kadar çoğaldı ki kayıp etmekten endişelenmemek mümkün değil. Bütün bu korkulardan sıyrılıp hayatın rutin olarak bize sunduklarının üstünde ve dışında bir bakış sahibi olamıyoruz. Bu da "biz"i hayata karşı iddiasız hale sokuyor.
Elimizde ki ile yetinme güdüsü her yerde. Elimizin altında olanın yanında ulaşamadıklarımıza da üzülür haldeyiz. Her an insanın adeta gözüne sokulan yetersizlik hissi ve daha fazlasının edinilmesinin özendirilmesi durumu tamemen mutsuzluk, huzursuzluk ve tatminsizlik üreten bir kısır döngüye sokuyor. Meşgul edildiğimiz bu dünyevilik varoluş amacımızı aramaktan "biz"i alı koyuyor. İçi boşaltılmış ve gözümüzü hırs bürümüş halde tükeniyoruz. Korkularımız üzerinden "biz"den neler talep edildiğini ve ne kadarını verdiğimizi düşünecek halde bile değiliz.
Hâlbuki hayatta en güçlülerin kayıp edecek bir şeyleri olmayanlar olduğunu en iyi "biz"im bilmemiz gerekmez mi?
O kadar korkularla sarmaş dolaş olmuşuz ki, kendimizi korumaktan başka birşey yapamaz durumdayız. Benliğimiz ve zihnimiz kilitlenmiş halde. Bu durum "biz"i bizden öncekilerden ayıran en önemli özellik. Çünkü kayıp edecek şeylerimiz o kadar çoğaldı ki kayıp etmekten endişelenmemek mümkün değil. Bütün bu korkulardan sıyrılıp hayatın rutin olarak bize sunduklarının üstünde ve dışında bir bakış sahibi olamıyoruz. Bu da "biz"i hayata karşı iddiasız hale sokuyor.
Elimizde ki ile yetinme güdüsü her yerde. Elimizin altında olanın yanında ulaşamadıklarımıza da üzülür haldeyiz. Her an insanın adeta gözüne sokulan yetersizlik hissi ve daha fazlasının edinilmesinin özendirilmesi durumu tamemen mutsuzluk, huzursuzluk ve tatminsizlik üreten bir kısır döngüye sokuyor. Meşgul edildiğimiz bu dünyevilik varoluş amacımızı aramaktan "biz"i alı koyuyor. İçi boşaltılmış ve gözümüzü hırs bürümüş halde tükeniyoruz. Korkularımız üzerinden "biz"den neler talep edildiğini ve ne kadarını verdiğimizi düşünecek halde bile değiliz.
Hâlbuki hayatta en güçlülerin kayıp edecek bir şeyleri olmayanlar olduğunu en iyi "biz"im bilmemiz gerekmez mi?
25 Mart 2008
"Biz" eskiden mahallelerde yaşardık. Birbirimize göz kulak olurduk. Birbirimizden utanırdık. Birbirimize yardım ederdik. Birbirimizin doğum sevincini paylaşarak arttırırdık ya da ölüm üzüntüsünü paylaşarak azaltırdık. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi.
Ve bir gün, apartmanlar inşâa edilmeye başlandı. Mahallelerin sadece adı kaldı. Artık kendimizi ifade ederken hangi mahalleden olduğumuzu söylemez olduk. Ailelerimiz de bu süreçte çekirdekleşti. Büyükanne ve büyükbabalarımız artık ailelerimizin asli parçaları ve karar alma organları olmaktan çıktı. Daha temiz, güzel ve kendimize daha çok yer ayırabildiğimiz ama bir o kadar da yalnız olduğumuz dairelerimizde yaşıyoruz artık. Ailelerimiz çekirdekleştikçe, birlikte yaşama kültürümüz yok oldu. Bu beraberinde tahammülsüzlüğü getirdi. Artık ne birine ne de küçücük bir olumsuz hadiseye tahammülüz var. Küçücük bir dünyamız ve o oranda küçücük beklentilerimizle ömrümüzü geçiriyoruz.
Bütün bunların yanında bir de, durmadan usanmadan yalnızlıktan ve anlaşılamamaktan müzdâripiz. Acaba bu kadar yalnızlığa ağıtlar yakarken kaç kişinin yalnızlığını paylaştık? Acaba en son ne zaman birine gerçekten önem verdik? Ya da önem verdiğimiz birine bunu en son ne zaman hissettirdik?
Ve en son ne zaman sadece kendimiz için değil diğerleri için birşey yaptık?
Ve bir gün, apartmanlar inşâa edilmeye başlandı. Mahallelerin sadece adı kaldı. Artık kendimizi ifade ederken hangi mahalleden olduğumuzu söylemez olduk. Ailelerimiz de bu süreçte çekirdekleşti. Büyükanne ve büyükbabalarımız artık ailelerimizin asli parçaları ve karar alma organları olmaktan çıktı. Daha temiz, güzel ve kendimize daha çok yer ayırabildiğimiz ama bir o kadar da yalnız olduğumuz dairelerimizde yaşıyoruz artık. Ailelerimiz çekirdekleştikçe, birlikte yaşama kültürümüz yok oldu. Bu beraberinde tahammülsüzlüğü getirdi. Artık ne birine ne de küçücük bir olumsuz hadiseye tahammülüz var. Küçücük bir dünyamız ve o oranda küçücük beklentilerimizle ömrümüzü geçiriyoruz.
Bütün bunların yanında bir de, durmadan usanmadan yalnızlıktan ve anlaşılamamaktan müzdâripiz. Acaba bu kadar yalnızlığa ağıtlar yakarken kaç kişinin yalnızlığını paylaştık? Acaba en son ne zaman birine gerçekten önem verdik? Ya da önem verdiğimiz birine bunu en son ne zaman hissettirdik?
Ve en son ne zaman sadece kendimiz için değil diğerleri için birşey yaptık?
24 Mart 2008
"Biz" yalnızlığımızdan ne kadar çok şikâyet eder olduk böyle. Şaşırıyorum ! Acaba "biz"den öncekilerde böyle miydi ? Acaba bu yalnızlık terennümü maddi gelişimimizle mi orantılı?
Hani gezip gördüğüm yerlerin neredeyse tamamının ortak özelliği bu yalnızlık sendromuydu. Kendi halinde yaşayan insan yığınlarının içinden geçip gitmiştim. Fakat, hep düşündüğüm şey, "biz"im onlardan farklı olduğumuzdu. Maalesef, "biz"imde bu tür bir kütle olduğumuzun farkına daha yeni varıyorum. (Herhalde bende yalnızlaştıkça farkına varmaya başladım.) Artık konuşacak çok şeyimiz var ama dinleyecek kimsemiz yok. Bunun nedenlerine değinmeye bir başlarsam sanırım kitaplar dolusu tezler öne sürebilirim.
Önemli olan ise benimle birlikte kaç kişi bu durumun farkında?
Hani gezip gördüğüm yerlerin neredeyse tamamının ortak özelliği bu yalnızlık sendromuydu. Kendi halinde yaşayan insan yığınlarının içinden geçip gitmiştim. Fakat, hep düşündüğüm şey, "biz"im onlardan farklı olduğumuzdu. Maalesef, "biz"imde bu tür bir kütle olduğumuzun farkına daha yeni varıyorum. (Herhalde bende yalnızlaştıkça farkına varmaya başladım.) Artık konuşacak çok şeyimiz var ama dinleyecek kimsemiz yok. Bunun nedenlerine değinmeye bir başlarsam sanırım kitaplar dolusu tezler öne sürebilirim.
Önemli olan ise benimle birlikte kaç kişi bu durumun farkında?
23 Şubat 2008
"Biz"im içimizde ki, sonsuzluk aşkına ne oldu? Artık, küçük şeylerin peşinde tüm ömrümüzü harcamamızın nasıl bir ahmaklık olduğunu anlamamız gerekiyor. Bir ömrü sanki sınırsız bir zaman dilimiymiş gibi yaşamak nasıl bir bilinçsizlik? Anı yaşamak adında,"biz"e ait olmayan bir felsefenin etkisinde olmamızda nerden çıktı? Yaşadığımızın hayatın ötesine bakışlarımızı dikmediğimizde elimize hiç bir şey geçmeyeceğini anlamamız için daha ne kadar zillete katlanmamız gerekiyor? Yaptığımız herşeyin karşılığını ise bir an önce elde etme aceleciği nedir?
04 Şubat 2008
"Biz"i kendi halimize bırakmadılar hiç. Oysa tek ihtiyacımız olan biraz kendi kendimize kalmaktı. İçimize dönmek, "biz"i "biz" yapan değerleri düşünmek ve düşünürken referanslarımızı doğru seçmek olmalıydı. Oysa ki; şu an da tamamen içimize kapandık. Enerjimizi içimizdeki mücadeleye harcayıp duruyoruz. İçe dönmek ve içimizdeki kaynakları kullanmak ile enerjimizi iç mücadeleye harcamak arasındaki farkı anlamaktan mahrumuz.
Daha trajik olan ise, içe kapandıkça yalnızlaşıyor olmamız. Yalnızlaştıkça çapımızla beraber hayallerimizde küçülüyor. Dünyaya bir iddia sunamıyoruz. Alternatif olma, farklı bir paradigma sunma yeteneğimiz köreliyor. Özne olabilecekken, edilgen bir nesne olmaya razı oluyoruz.
Neden bunların farkına varamıyoruz? İçine kapanmak ve kafamızı toprağa gömmek tarihin "biz"e verdiği sorumluluğu inkâr etmekle vicdanen rahat olabilecek miyiz? Bu süreç "biz"e dayatıldı. "Biz"im dışımızda ki dünya böyle olmamızı istedi ve bunun için gerekli olan herşeyi yaptı ama "biz" bunlar olurken ne yaptık?
Daha trajik olan ise, içe kapandıkça yalnızlaşıyor olmamız. Yalnızlaştıkça çapımızla beraber hayallerimizde küçülüyor. Dünyaya bir iddia sunamıyoruz. Alternatif olma, farklı bir paradigma sunma yeteneğimiz köreliyor. Özne olabilecekken, edilgen bir nesne olmaya razı oluyoruz.
Neden bunların farkına varamıyoruz? İçine kapanmak ve kafamızı toprağa gömmek tarihin "biz"e verdiği sorumluluğu inkâr etmekle vicdanen rahat olabilecek miyiz? Bu süreç "biz"e dayatıldı. "Biz"im dışımızda ki dünya böyle olmamızı istedi ve bunun için gerekli olan herşeyi yaptı ama "biz" bunlar olurken ne yaptık?
26 Ocak 2008
"Biz"im gecelerimizi de elimizden aldılar. Sürekli aydınlığa mâhkumuz artık. Hâlbuki, "biz" gecelerimiz sayesinde payidar olmuştuk. Geceleri, sevdiklerimizle hasbihal ederdik, geceleri tefekkür ederdik ve geceleri Yaradanımıza sığınırdık...
Uzun bir zamandır geceler "biz"e öcü. Gecelerden korkar olduk. Gözlerimize sürekli aydınlık sağlarken yüreklerimizi sürekli karanlığa hapsettik. Geceleri kurtlara, çakallara ve sefahâte terk ettik. Gecelerimizi geri almadan insanlığımızı hatırlamamızı mümkün mü? Rahat yatağımızı terk etmeden ve uykunun kölesi olarak, aydınlık da yaşadığımız zilletten nasıl kurtuluruz? Kendi kendimizle kalamadan ve ruh-i gelişmemiz olmadan aydınlıktan nasıl gerçek manâda faydalanırız?
Maddi gelişmemiz için gerekli olan ruhî gelişmemizin yolu, gecelerden geçiyor.
Sürekli aydınlık için birazcık karanlık her zaman gerekiyor.
Uzun bir zamandır geceler "biz"e öcü. Gecelerden korkar olduk. Gözlerimize sürekli aydınlık sağlarken yüreklerimizi sürekli karanlığa hapsettik. Geceleri kurtlara, çakallara ve sefahâte terk ettik. Gecelerimizi geri almadan insanlığımızı hatırlamamızı mümkün mü? Rahat yatağımızı terk etmeden ve uykunun kölesi olarak, aydınlık da yaşadığımız zilletten nasıl kurtuluruz? Kendi kendimizle kalamadan ve ruh-i gelişmemiz olmadan aydınlıktan nasıl gerçek manâda faydalanırız?
Maddi gelişmemiz için gerekli olan ruhî gelişmemizin yolu, gecelerden geçiyor.
Sürekli aydınlık için birazcık karanlık her zaman gerekiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
